Fikret Mualla Sarı Elbise
Fikret Mualla Sarı Elbise

Yakın arkadaşlarının ve onu tanıyanlarının deyimiyle delinin biriydi, aksi gibi davranmaya da çalışmadı. Ona bir hayat sunulmuştu ve o da hayatı eğip bükmeden, değiştirmeye çalışmadan sormadan sorgulamadan yaşıyor gibiydi… ya gerçekten deliydi ya da hayatı bizim gibi algılamıyordu.

En sevdiği arkadaşı içki şişesiydi, bir de fırçası… bazen biri bazen bir diğeri daha kıymetli oluyordu. Ama fırçasını daha çok bir şişe şarap almak için oynatıyordu

Yalnızlığının ve kimsesizliğinin örtüsüydü içkisi ve fırçası. Hayattaki tek tutanağıydı ama onlara da sımsıkı sarılmamıştı. Öylesine her an bırakacakmış gibi parmaklarının ucunda, hayatı da böyle bir çizgide yaşıyordu. Her an düşecek gibi istediği zaman çekip gidecek gibi…

Ama buna rağmen hem Avrupa hem de Türk sanatına damga vurdu. Türkiye’nin Van Gogh’u olarak anıldı. Memleketinden çok uzakta Avrupa’nın başkentinde yaşadı ve ölünce bir kimsesizler mezarlığına gömüldü. Hayatı boyunca bir iz bırakma derdi olmadı. Eserleri ve çalkantılı hayatı birçok araştırmaya, kitaba, sergiye konu oldu.

Fikret Mualla’nın hayatı resimleri kadar renkli miydi yoksa resim boyalarının oyunu mu? Yaşadıklarını mı çizdi, çizdiklerini mi yaşadı? Yoksa her an düşecek gibi çizgide mi yaşadı?

Fikret Mualla’nın hayatı Moda’da bir konakta 1903 yılında başladı. Babası Ekrem Bey (Mehmet Ekrem Mualla Saygı) annesi Emine Nevber Hanım idi. Kız çocuk bekledikleri için önceden Mualla adını belirlemişlerdi, bebek erkek olunca Fikret adı eklendi.

Annesi Mualla’yı bir kız çocuğu gibi yetiştiriyordu. Hem ismi hem yetiştirilme tarzı ileride kadınlarla olan ilişkisini de etkiledi. Saint Joseph ve Galatasaray Liselerinde öğrenim gördü. Yatılı olarak Galatasaray Lisesi’ne verilmesinin sebebinin, kendisini derslerine çalışmaktan alıkoyan futbol tutkusu olduğu söylenir. Futbolcu dayısı Hikmet Topuzer’in etkisi ile futbola çok düşkündü. 12 yaşında, Galatasaray Lisesi’nde futbol oynarken bir kaza sonucu sağ ayağının kırılması ve topal kalması ile büyük bir sarsıntı geçirdi.

Okuldan kaptığı gribi eve taşıması sonucu İspanyol gribine yakalanan annesinin genç yaşta ölümü üzerine Fikret Mualla’nın hayatına suçluluk duygusu egemen oldu. Çok düşkün olduğu annesinin kaybı ise onda derin izler bırakan ikinci olaydı.

Annesinin ölümünün hemen ardından babasının çok genç birisiyle yeniden evlenmesi de onu çok etkilemişti. Yaşadığı sarsıntılar Fikret Mualla’yı sinirli ve uyumsuz birisi yapmıştı. Babasının evliliğini bir türlü benimseyemeyen Fikret Mualla, 17 yaşında iken Galatasaray Lisesi’ndeki öğrenimini yarıda bırakıp İsviçre’ye mühendislik okuması için gönderildi. Bunu, evden atıldığı şeklinde yorumladı.

Kendini resme verdi. Resim öğretmenliği yaptı. İlk akıl hastanesine düşüşü de resim yüzünden oldu. Beyoğlu’nun arka sokaklarında kafaları çekerken gördüğü Atatürk resmine bu ne biçim resim diye söylenmeye başladı. Kendini önce Atatürk’e hakaretten karakolda, sonra akıl hastanesinde buldu. Bu Fikret Mualla’nın ilk akıl hastanesine yatışı oldu ama son olmadı. Kısa süre sonra yerleştiği Paris’te pek çok kez akıl hastanesinde yattı.

Fikret Mualla, 1938 yılında babasını kaybedince yüklü bir mirasın sahibi olmuştu. Mal varlıklarını satarak Paris’e yerleşmeye karar verdi.  Paris’te kısa bir süre eğlenceli, lüks bir yaşam süren Fikret Mualla, 2. Dünya Savaşı’nın başlaması ve ülkenin işgal edilmesi üzerine zor bir döneme girdi.

Café de Flore, Saint German bölgesindeki sanatçıların, yazarların buluştuğu en önemli kafelerden biriydi. Ancak Fikret Mualla’nın buralara gidecek ne parası ne de nüfusu vardı. O kafelere daha çok ısınmak ve bir de parasız kaldığı resimlerini satmak için giderdi. Alan olursa 5-10 frank’a satar, o da olmazsa 1 şişe şarap karşılığında garsonlara verirdi.

Fikret Mualla’nın eserlerini Picasso’nun övdüğü, hatta bir resmini satın aldığı, kendi çalışmalarından birini de ona hediye ettiği ve Fikret Mualla’nın da Picasso’nun verdiği tabloyu bir rakı parasına sattığı bilinir.

O yıllarda Paris sokaklarının adeta açık hava atölyesi gibi olduğu söylenir. Paris tüm dünya sanatçılarının gözbebeğiydi. Pek çok sanatçı da Paris’te var oldu. O yüzden pek çok Türk sanatçının da gözbebeğiydi Paris. Ama Paris’te sanat çevrelerine kabul edilmek kadar hayata tutunmak da kolay değildi. Fikret Mualla da isyanını şu sözlerle dile getiriyordu:

“Bütün akımların dışındayım boynunu eğ diyorlar eğmiyorum yağma yok ne ileri gidiyorum ne geri orta yerde kaldım”

Fikret Mualla’nın tablolarında en çok yer verdiği unsurlar, insanlardı. Canlı insan resimleri, işte o yüzden en çok uğradığı mekanlardan biri Lüksemburg parkıydı. Fikret Mualla’nın resimlerindeki en güzel şeylerden biri de renkleriydi. Renkleri özgürce istediği gibi kullanıyordu ve rengarenk resimler yapıyordu.

Oysa pek renkli bir hayatı yoktu. Yanlış anlaşılma sonucu ilk akıl hastanesine yatışı sırasındaki edindiği polis fobisi burada da devam ediyordu. Kafasının iyi olduğu bir zamanda polise saldırınca soluğu akıl hastanesinde aldı ancak bu ne ilk ne sondu.

Her seferinde onu Abidin Dino kurtarıyordu. Fikret Mualla’nın Paris sanat çevresinde iyi bir intiba bıraktığı söylenemezdi. Adeta bir serseri hayatı yaşıyordu ve Paris’teki hayatının üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen hala bir sergi bile açamamıştı.

Kendisinin gizli bir hayranı Prof. Frans Bertin adında bir koleksiyoner Fikret Mualla’nın bir sergisini açmaya karar verdi ama bir şartla, serginin açılışında orada olmayacaktı. 1959 yılında açılan bu sergi onun için şans oldu, ardından art arda sergileri açılacaktı. Ancak Bertin dışında kendisini keşfedenlere bozuktu. Eski aşkı Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta üzüntüsünü biraz da sinirle şöyle yazıyordu:

“Tablo tüccarları hepsi Yahudi. Bunlar kasıp kavuruyor hem çalıştırıyor, bir hesap bir kitap üstüne bile beni borçlu çıkartıyor, heriflerde sıkılma falan gibi bir şey nanay… haysiyetime dokunuyor, kuvvetim de yok bunlara karşı herhangi bir şey yapmaya, astığım astıkları kestikleri kestik…”

Sanattan anlayan çevreler Mualla’yı keşfetmeye başlamışlardı, bunlardan biri de Madam Fernande Agnes idi. Madam Angelis’in zoruyla biraz da kendi isteğiyle Fransa’nın bir köyü Reillanne’ye yerleşti. Tüm yiyeceğini içeceğini Madam Angelis karşılıyordu. Bunlarla birlikte bir miktar para karşılığında Fikret Mualla da ona resim yapıyordu, el altından arkadaşlarına verdiği resimler sayılmazsa… Angelis resim satmasını yasaklamıştı. Hayatının en güzel günlerini yaşıyordu. Parası vardı karnı toktu.

19 Temmuz 1967 yılında fırtınalı bir hayatın ardından gözlerini yumdu, nihayet sükunete kavuşmuştu. Son yıllarını geçirdiği Alp dağlarının eteklerinde bir kimsesizler mezarlığında toprağa verildi. 1974’te Karacaahmet’e getirilirken Reillanne’deki  mezar taşı arkadaşlarına hatıra kaldı.

Fransa’da tek başına öldü, kimsesizler mezarlığına gömüldü ama doğduğu konak kimsesizlere ev sahipliği yapıyor. Çok da keyifli bir hayatı olmadı. Siyah beyaz bir hayat yaşadı, rengarenk resimler yaptı. Hayal ettiği dünya yaşadığı boyadığı tuvaller oldu. Resimleriyle yaşadığı hayat arasındaki ortak nokta ikisinin de özgür olmasıydı. Fikret Mualla mutlu olabilmek, her şeyi unutmak için resim yapmıştı. Sanat dünyasındaki çeşitli akımlardan etkilenmedi, resimlerini yaparken sezgilerini kullandı, kendi tarzını yarattı. Coşku dolu resimler yaptı. Huysuz, uzlaşmasız kişiliğini ve mutsuz yaşamını resimlerine yansıtmadı,yaşama sevinci dolu resimler yaptı.

Günümüzde Paris’te Fikret Mualla Dostları Derneği adında bir dernek vardır, Bu dernek, Fikret Mualla’nın tablolarının orijinalliğini araştırmak ve ressamı tanıtmak sorumluluğunu yüklenmiştir.

Fikret Mualla’nın hayatına ilişkin tartışmalı konuların başında, Picasso ile tanışması ve ünlü ressamın kendisine resim hediye etmesi geliyor.

Hıfzı Topuz’un, Fikret Mualla’nın ağzından aktardığı Picasso anısı ise şöyle:

“Picasso’ya karşı çok mahcubum. 1947’den beri evine gidemiyorum. 1947 yılında belime fena bir ağrı girmişti… Kıvranıp duruyorum. O sırada Picasso ile tanıştık. Beni atölyesine çağırdı gittim. Bana ‘Beğendiğin bir şey varsa, al’ dedi. Ben de bir kadın başı resmini beğendim. Atölyeden çıktım, eve döneceğim, cepte metelik yok. Yolda bir baktım, tanıdık bir kadın. Hem de çok güzel. Paris’e ilk geldiğim yıllarda onu tanımıştım. Resim koleksiyoncusuymuş. Elimdeki Picasso’yu gösterdim, bayıldı. ‘Bunu bana ver, 15.000 frank veririm, seni evimde 15 gün misafir ederim’ dedi. ‘Olmaz, bu Picasso’nun hediyesi, veremem’ dedim. ‘O diretti, ben direttim. Ama kolay değil, bir yandan bel ağrıları, bir yandan zillik… Sonunda dayanamadım. Picasso’yu elden çıkardım. Kalkıp güneye gittik… Bütün bel ağrılarım geçti ama Picasso’da gitti gider.”

Fikret Mualla’nın başlıca eserleri arasında Oturan Adamlar, Kafe, Marsilya’da Fransız İşçileri Bir Kahvede, Haliç ve Süleymaniye, Paris’te Bir Sokak, Baloncu ve Balıkçı sayılabilir.